More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  OxygenPhotosProfileFriendsBlog Tools Explore the Spaces community

Blog

May 18

Kalp bin odalı Malikane

Kalp bin odalı bir malikane gibidir. Ne kadar misafirperver olduğunuza göre tanıdığımız insanları içeri davet ederiz, onlara bir oda veririz... kalbimizde. Arkadaşlığımız süresince o odada kalırlar. Misafirimiz zamanla o odaya kendinden birşeyler bırakmaya başlar. Öyle an gelir ki artık malikanenin o odası bizim olmaktan çıkar. Ve eğer gün gelir de arkadaşımızdan ayrılırsak, misafirliğine son verip çekip giderse... hüzünle onun odasını kitleriz, hiç bir eşyaya dokunmadan. Artık o misafir hayatımızda olmasa da başka hiç kimseye vermeyiz o odayı.

Sakin bir günde malikanemizin koridorlarında boş boş gezerken o kapısı kapalı odayı görünce belki bir gülümseme yapışır yüzümüze. Açı veririz kiliti, gireriz o artık kullanılmayan odaya. Bir önceki sahibinin bıraktığı izlere bakar, onu anarız.

Yavaş yavaş bu ziyaretlerimizin sayısı azalır ve artık odayı tamamen unuturuz. Koridorda gezerken kilitli kapıyı görünce merakla açarız ama içinde artık sadece tozlara yenik düşmüş mobilyalar kalmıştır. Biz de omuz silker ve hizmetlileri çağırıp, odayı bir güzel temizletiriz, yeni misafirlere yer açarız.

Böylece eski sahibinin eşyaları çöpe atılmış, kendisi ise tamamen unutulmuş olur.

~ Özhan Sözer 

March 21

En İyi Yönetim Şekli

İnsan etkeni içeren tüm olgular yozlaşmaya mahkumdur.

Ülkenin başındaki insanları hep yolsuzluk ile suçlarız, hizmet etmek yerine ailelerini,dostlarını, yakın çevresini kayırdıkları için sitem ederiz. Ülke yönetimi gibi büyük ölçekli bir olguda bunun kötü bir davranış olduğu rahat görülür. Ama kendi günlük yaşantımızda aslında biz de o kötülediğimiz davranışları yapıyoruz. Bir tanıdığımız ufakcık da olsa bir yetkiye kavuştuğunda ondan özel muamele bekliyoruz. Ve ola ki özel ilgi göstermez ise toplum olarak onu kendini beğenmişlik ile suçlayıp dışlamaya çalışıyoruz. Düşünün arkadaşınız garson oldu, önce benim yemeğimi getirsin. Kantinde mi çalışıyor, o halde ne sıraya gireceğim. Minibüs şöförü mü, burası durak değil ama kankam o durur benim için. Ve benzeri, vb, vb...

Bunlar kişinin makama gelmesine ön ayak olan insanlar da değil üstelik, bir de onlar var. Biz seni buraya adam yaptık, sıra sende diye gelenler. Karşı mı çıktın, hemen ayağını kaydırırlar.

Demokrosi neden en gözde yönetim şekli gibi gözüküyor? Amerika her yere yaymaya çalıştığı için mi, halkın kendi kendisini yönetmeye izin verdiği için mi?

Demokrosi de istisna değil. Ama onun avantajı sistem içinde birçok kontrol noktası olması, bir çok olgunun birbirine bağlı olması. Böylece bir üç-kağıt çevrilmek istendiğin de diğer yönetim şekillerine nazaran daha çok kişiyi görmeniz gerekiyor.

Aslında en iyi yönetim şekli diktatörlüktür. Ama orada da kumar söz konusudur, eğer lider iyi ise ülke refaha zıplar yok değil ise ülke mahvolur.

Gücün tek kişide toplanması verimlilik ve istikrar sağlar, öte yandan güçün paylaşılması ise güvenlik ve farklı bakış açıları sağlar.

Aslında bu yazının amaçı aklımdaki utopik, ideal yönetim şeklini anlatmak.

İlk adım ülkenin dört bir yanındaki ufak yaştaki kimsesiz çocukları psikoloji ve zeka testlerine tabi tutacaksınız. En umut vaad eden bin tanesini alıp kendileri için özel yapılmış tesise götüreceksiniz.

Burada yaşayıp bir yönetici olmak için gereken tüm eğitimleri alacaklar. Bir yandan da içlerine vatan sevgisi işlenecek. Vatana hizmet etmenin dünyadaki en büyük olgu olduğu bilinci ile yetişecekler. Ayrıca hiç bir zaman mal-mülk-gelir sahibi olmalarına izin verilmeyecek, tüm ihtiyaçları devlet tarafından karşılanacak.

Ve otuz yaşına geldiklerinde içlerindeki en iyi 400 tanesini meclise koyacaksın. Orada onlar kendi küçük demokrosilerini işletecek. Kendi aralarında ki seçimler ile ülkeyi yönetecekler. Geriye kalan 600ü ise yerel yöneticiler olarak atanacaklar.

Okulu hiç durmayacak, eğitim vermeye devam edecek. Meclisden emekli olanlar bu okulda görev yapmaya başlayacak.

Evet, ben bir yönetici sınıfı oluşturdum. Dışardan müdahale edilemeyecek kapalı bir kutu. Niye, çünkü dediğim gibi içinde insan olan olgu yozlaşmaya mahkumdur. Bu yüzden beyinleri yıkanmış artık insan olmayan kişilere ihtiyacımız var bizim. Ailesi olmayan, tek sevgilisi vatan olan, tek amacı hizmet etmek olan, maddi şeylere değer vermeyen insanlar.

Bu fikirlerimi arkadaşlarıma anlatınca şöyle itirazlar geldi:

 

Bu sistemi oturtmak yıllar alır!

50 yıl bir insan hayatı için uzundur ama bir devletin ömründe nedir ki?

 

Asla o kadar çelik gibi bir disiplin veremezsin!

Yeniçeriler? Asya keşisleri? İrili ufaklı diğer küçük tarikatlar?

 

Eğitimi veren kendi ideolojisine göre verir, çocuklar dar ve zararlı bakış açısı ile yetişir!

Bu dediğiniz zaten kimi ufak odaklar tarafından yapılıyor. Bunu güçü ele geçirmek için yapıyorlar ve adına çeteleşme diyoruz. Benim bahsettiğim ise güç odaklarının güçten vazgeçmeleri... Bu yüzden bu bir ideal ve bu sayede ideal yönetim şekli.

 

Seçilmiş çocuklara yazık değil mi, nerde insan hakları!

Dar bakıyorsunuz, kendi yetiştirilme tarzınıza göre yargılıyorsunuz. Örnek verelim:

Ahmet var, eğlenceyi bara gitmek, clublerde dağıtmak, yetmedi evde şarhoş olmak olarak nitelendiriyor. Öte de ise Mehmet var, ailesinde hiç içen olmamış. Bu ikisi karşılasıyor, Ahmet Mehmet'i ot gibi yaşamak ile suçlayıp gece hayatına sokuyor ama Mehmet orada sıkılıyor. Sonunda Ahmet Mehmet'e acıyor, Mehmet ise Ahmet'e; ah zavallı çocuk hayatı ne boş, diyor her ikisi de.

 

Ama bu demokrosi olmaz ki, halk nerede!

Demokrosi Yunanistan'da ilk keşfedildiğinde meclis sadece zenginler ve soyluları içeriyordu. Halkın kendi kendini yönetmesi değildi. Ayrıca günümüzde de demokroside halk gerçekten sistemin içinde mi? Homer Simpson'un dediği gibi düşünmek zorunda kalmayalım diye oy veririz. Zaten benim bu bilgeler meclisi fikrim diktatörlük ile demokrosinin sentezi.

 

Utopik değil gerçekci düşünürsek bu sistemin gelmesi için ülkedeki 10 kadar zengin, güçlü ve vatansever insanın bu yola ruhları koyması gerekir. Rüşvet ile sağlanan gizlilikte çocuklar yetiştirilir, sonra popüler politik figurler eşliğinde bir parti kurulur. Bu prestijli isimler gölge yapmaya başlayınca suikasta kurban gider. Bu saldırılar ardından kurbanı oynayarak populistlik yapılır, parti güçlenir. :~)   :~D   ;~) Neyse, sinsi planımı daha fazla anlatmıyayım....

January 28

Kötülük

Kötü insan yoktur. Kahakaha atıp yaşasın kötülük diyen tipler sadece filmlerde olur. Gerçek hayatta kimse kötü değildir. Herkesin kendini haklı çıkaracak bir bahanesi vardır. Hırsıza bu kötü, niye yapıyorsun dersen sana mecbur kaldığını anlatacaktır, böylesinin kolayına geldiğini değil. Ama bak emeklinin maaşını çaldın, ilaç alamadı gibi acıklı bir hikaye ile köşeye sıkıştırdığınızda ise bilmiyordum diyecektir, umursamadım değil. Bir dolandırıcıya aynılarını sorsanız aptallığın cezası olmalı ve ben de çok kazık yedim, hayat böyle gibi cevaplar verecektir. Hatta savunulacak tarafı olmayan kötüler bile ben masumum diye haykırır; çocuk beni tahrik etti hatta keçi bana beni ister gibi baktı diyebilecektir. İşin garip tarafı cezadan kurtulmak için yalan söylüyor değiller. Cidden inanarak konuşurlar. Tabi bunlar uç örnekler ama günlük hayatta karşılaşılan ufak kötülüklerde de durum farklı değil. Lakin ben bunu minareyi çalan kılıfını hazırlar olarak düşünmüyorum. Yani kişi ben kötülük yapacağım diye karar verip savunma hazırlıyor değil. Bence çeşitli sebeplerle düşünmeden kötülüğü yapıyor. Ve rahatlayınca, düşünceler aklına hucum etmeye başlayınca beyin hemen kendisine bir savunma hazırlıyor. Çünkü hiç bir insan kötü olmayı kaldıramaz, benim savunduğum bu. Kişi kötülüğü öyle ya da böyle yaptıktan sonra zihin sağlığını koruyabilmek için kendisini aslında kötü biri olmadığına inandırıyor.

Biz insanlar kötü olmamız için yaratılmadık. Sadece benciliz ama zaten asıl kötülük de bencillik değil midir..?                                                     ~Özhan Sözer

January 26

Best Video Game Intros

Some of the best action packed cinematic intros of video games with you tube links in no particular order:

Mech Warrior 4

"I have contact with main enemy force inside centeral courtyard... I'll delay them here as long as I can."

  

 

Mech Commander 1

"Commander, this is a dead end. I dont have jump jets."

  

Descent FreeSpace 1

"Oh my god, they're here. We all dead!"

  

Final Fantasy 8

"I'll be here, waiting for you..."

  

Fallout 1

"War... War never changes"

  

WarHammer 40k Dawn of War

"For the emperor..!"

  

Diablo 2

"Why did I follow him? I dont know... All I know is... I had to follow him. From that moment, we travelled together east, always into the east."

  

Front Mission 4

  

Kill Zone

"I have rebuild our nation, I have rebuild our strength and I have rebuild our pride."

  

Red Alert 2

"Welcome to New Moscow"

  

Honorable mentions

Warcraft 3 Trailer

"The fate of the world is in your hands."  Yeah, right...

  

Kill Zone 2 Trailer

"Holy s**t, is this in game graphics!?"

  

StarCraft Brood War Trailer

"Those who are about to die... We salute you."

  

Bio Shock Trailer

"So I ask you, my friend. If your life is prized, would you kill the innocent? Would you sacrife your humanity... We all make choices, in the end our choices make us!"

  

Ace Combat 6 Trailer

"You have to leave now, get as far away as you can. They're coming from the skies."

  

January 08

Son Günah

Kenara çekil sensei, ben de eski günler hatırına canını bağışlayayım.
 
Karşısındaki bu yaşlı adam onunla yıllardır arzuladığı güç arasında geriye kalan tek engeldi.
 
Hayır dedi yaşlı adam, net ve gür bir sesle.
 
Adamın kararlılığı onu eski günlere, hocasına hayran olduğu o yıllara götürdü.
 
Karşında artık zayıf ve muhtaç öğrencin yok. Bu dövüşü kazanamazsın.
 
Biliyorum dedi yaşlı adam, sanki olağan bir sohbet yapıyordu.
 
Çekil... Canını kurtar! Bağırıyordu. Konuşan hocasına hayran bir çocuktu, aslında derinlerde bu kavgadan kaçmak isteyen kendisiydi.
 
Shogun beni affetsin, sana hiç birşey öğretememişim. ShinTao keşişlerinin öğretilerini bilseydin çekilemiyeceğimi de bilirdin.
 
Kendisine patronluk taslaması onu sinirlendirmişti. Katanasını çekti ve üzerine yürüdü.
 
Haykırdı, yaşamından aptalcasına vazgeçen biri ölmeyi hakeder.
 
Kılıçını savurdu ve dövüş başladı.
İki taraf da kendisini tutmuyordu, acımasızca birbirlerine saldırıyorlardı. Ama onun üstünliği bariz belliydi. İkisi de biliyordu, az sonra yaşlı adam ölecekti.
 
Ve böylece ihanet tamamlanacak, kalbi tamamen kararacaktı. Dönüşüm bitecekti. Kilometrelerce uzaktan karanlık sanatlar ile onları izleyen bir çift göz böyle düşünüyordu ve kıkırdadı; hırs en sevdiğim günahtır...                                      ~Özhan Sözerr
January 01

Hayatın Anlamı

Hayvanların yavruluk dönemlerini özlem ile anıp anmadığını ya da geleceğe kaygı ile bakıp bakmadığını bilemeyiz. Ama şu kesin ki dünyada sadece* insan geçmişiyle bütün yaşıyor. Bizi hayvanlardan ayıran en önemli özellik bence bu. Bügün doğan bir insan kendisinden önce yaşamış tüm insanların bilgi birikimi ve mirası ile yaşama başlıyor. Binlerce sene önce doğanlara da insan diyoruz ama kuşku götürmez ki yeni doğan insan öncekinden daha üstün bir canlı.

Bence yaratılışın amaçı da bu, yani hayatın anlamı :-) İnsan ırkı tabiri caizse yaratılmadı, hala yaratılmakta. Nasıl dünya gezegeni bir el çırpması ile değil de dikkatlice planlanmış bir bilardo vuruşu gibi dizi olaylar sonuçu bir süreç içinde yaratıldı ise insan yani en azından gerçek insan yaratımı için de yapılan vuruş devam ediyor.

Kutsal metinleri düşünün, insanın ataları (Adem&Havva) dünyaya neden gönderildi. Kusurlu oldukları ve olgunlaşmaları için. Ve bu ıslah süreçi, projenin mükemmelleştirilmesi süreçi hala sürüyor. Dünyadaki herşey insanı kusursuzlaştırmak için.

Ve bu süreçte üzerimize düşeni yapıyoruz. Edindiğimiz dersleri bir sonraki nesile aktarıyoruz. Onlar da kaldığımız yerden devam edebiliyorlar ve yeni gelişmeler ile kendi çocuklarına aktarıyorlar.

Yaşamda bize verilen görev, yaşamın amaçı en basit tabir ile neslin devamını sağlamak. Ama hayvansal bir içgüdüyle yapabildiğin kadar çok çocuk yap şeklinde değil! Neslin devamı... bir sonraki aşamaya geçebilmek için bilinç evriminden bahsediyorum.

Hayvanlar yuvalarını çocuk yapmak için kurarlar, çiftleşme mevsimi bitince de yuvalar dağılır. Çünkü amaç neslin niceliğini sürdürmektir.

İnsanlar yuvalarını çocuk yetiştirmek için kurarlar (yoksa başka bir şey miydi :-) Atalarından öğrendiklerini ve kendi çıkarımlarını ömürlerinin sonuna kadar çocuklarına yüklemek için uğraşırlar.

Yüzyılarca süren ve biliminsanından biliminsanına devredilen bir deney-araştırma düşleyin... Amaç ürünü kusursuzlaştırmak, olabilecek en harika şekle sokmak.

Kısacası dünyaya gönderilişimizdeki amaç hem kendi ruhumuzu ıslah etmek hem de neslimize, dünyamıza olumlu katkıda bulunmak. Biliminsanı, edebiyatçı, sanatçı olursun milyonlara ilham olursun... Öğretmen, yasa koyucu, program sunucusu olursun bilgiyi milyonlara açarsın... Ya da herkes için mümkün olan diğer seçenek, ebeveyn olup bir insan yetiştirsin.

Bence bu yüzden insanların içinde adetlerini-örflerini, deneyimlerini-kazanımlarını devam ettirebilecek bir çocuk yapma arzusu var.                                        -Özhan Sözer

*Bir belgeselde fillerin fil kemiklerini diğer hayvanlarınkınden ayırıp hortumları ile okşadığını izlemiştim.
November 17

Olamaz, bir canavar yaratmışız!

Eğer bu kağıdı bulduysan, okuyorsan... ah ne kötü. Bu başarısız olduğum anlamına geliyor. Ama hala umut var, en azından sen geldin.
Kağıdı okuyan kişi, artık üzerinde büyük bir sorumluluk var. Eğer birazdan okuyacaklarını yapamayacaksan, yeterince güçlü değilsen... zaman kaybetme ve bu mektubu yapabilecek birine ulaştır.
 
Planımın ne kadarını gerçekleştirebildim bilemem, sana hepsini anlatacağım. Sen benim düştüğüm yerden devam etmelisin. O, yok edilmeli. Bu çok önemli. Zamanında onu durduramadık ve şimdi belli oluyor ki bu sefer de başarısız olmuşum.
 
İnsanın planına başlamadan başarısız olduğunu düşünmesi ümit kırıcı ama bu mektup sigorta olacak.
 
Birincil jeneratörü devre dışı bırakmayı başardım, bu benim çok işime yarayacak karanlığı sağladı ama tek patlayıcımı da harçamış oldum. Beyin şimdi kalan tüm enerjisini canlılığını korumak için harcıyordur.
 
Yine de ele geçirdiği robotlar hala onun emrinde koridorları turluyorlar. Onları atlatabileceğimi düşünüyorum, tek korkum EDTA modeli... onun ısıya duyarlı bakışlarından gizlenemem.
 
Neyse, öncelikle B katına gitmeliyim, oradaki malzeme odasında 3 adet patlayıcı var. Sadece bir tanesi bile işimi görür. Deponun şifresi 48624.
Asansörler çalışmıyor, servis merdiveni ise tutuluyor. Mutfak bölümünün havalandırmasını deneyeceğim, oradan aşağı katlara inebilirim ama temizlik robotuna dikkat etmeli, silahlı olmasa da varlığımı Beyin'e bildirebilir.
 
Eğer B katındaki patlayıcılara ulaşırsam, ardından C bölümüne geçmeliyim, Beyin orada. Ne yazık ki oraya sadece askeri personel ve Dr. Otto girebiliyordu. Zavallı profosör, cesedi hala ofisleri brifing odasına bağlayan koridorda duruyor. Umarım kartı hala üzerindedir.
 
EDTA kesin C bölümündedir, şanslıysam da Beyin'i koruyordur. Çünkü ben Beyin'e gitmeyeceğim, hayır, kimyasallar deposuna ulaşmak daha kolay olacaktır. Ve oradaki bir patlama, zincirleme patlamalar ve üm bölümü saran bir yangın çıkaracaktır.
 
Elbet de fiskiyeler devreye girecek bu yüzden önce zemin kata uğramalı, ana su vanasını kapatmalı. Şebekenin içinde kalan su yangını söndürmeye yetmeyecektir, yani umarım.
 
Bunları başarsam bile Beyin hayatta kalacaktır. Yangın duvarları aşıp onun bulunduğu o küçük odaya ulaşmayacaktır. Ama en azından dış dünya ile bağlantısını sağladığı tüm yollar kavrulmuş olacak. Beyin'in hayatta kalması bir risk ama en azından böylece dünyaya açılamıyacak, umarım bu yeterli olur.                    -Özhan Sözer
 
November 14

5 milyar insanın 5i de 1 mi?

Zamanında katıldığım bir konferansda* arkeolojik kazılar ile de ilgili bir oturum vardı. Konuşmacı bayan Irak işgali sırasında yağmalanan müzeleri anlatıyordu.
 
Elbette arkeolojinin önemini kavrayabiliyorum. Tarihi kayıtları destekleyen fiziksel kanıt oluyorlar, bizlere atalarımızın yaşam standartları ve kültürleri hakkında ışık tutuyorlar. Yani bize öğrettikleri bilgi değerli ama kendileri..? Yani kim bilir kaç kazıda kaç tane tarihi kaşık, çanak, ok başı vb çıkmıştır.
 
Elbette acemi bir arkeolok için onları bulmak bir heyecandır, ilk pratik kazancıdır ama yine de etraftaki müzelere hayrına birer tane dağıtmak dışında ne önemleri var?
 
Peki bunları neden yazdım şimdi, çünkü oturumda sunumu yapan bayan bana çok tutkulu geldi. Irak müzelerinden kaybolan ender parçalar için ben de ağıt yakarım ama konuşmacının "ah ne yazık"ları çok daha boldu.
Kendisini köpeği öldü diye gazateye ilan veren insanlara benzettim.
 
İlginç bir oturum oldu benim için. Arkeoloji hakkında değil ama insan yapısı hakkında. Koskoca bir profosörün böyle tabiri caiz ise histerik davranması... ufkumu açtı.
Demek ki her katmandan insanda benim asla anlayamayacağım davranışlar ile karşılasacağım. Demek ki şartsız ve yargısız sevmeyi bilmek lazım :) Zaten insan mantık yerine duygusal canlı değil midir?
                                                                                                                                                                   -Özhan Sözer
*Kocaeli Üniversitesi Felsefe Günleri '07
November 06

1945 Tokyo Bombardımanı

  " 24 Eylül 1945'de ABD ordusu Japonya'yı yıpratabilmek için (çevre adaları da kontrol altına alınca menzil içine girmişti) Tokyo'yu bombardımana tutmaya karar verir. Önce askeri bölgeler hedef alınır ama beklenen etki görülmeyince 3 Mart 1945 yılında (atom bombalarından birkaç ay önce) bombardımanın amaçı maksimum sivil zayiat sebep olmağa çevrilir. Bunun için özel yangın çıkartan bombalar üretip & test edilir ve ayrıca şehrin boşaltılmasını önlemek için şehir daralan bir çember şeklinde bombalanır. "
 
Bombardıman öncesi
                   Bombardıman Sonrası

 
  "Savaş bitip de ABD Japon yönetimine hakim olunca bombardıman yapılan bölgede her türlü kazı çalışmaları yasaklandı. 1951 yılında yasak kalkınca toplu gömülmek zorunda kalan cesetler çıkartılıp düzgün anıtlara, aile mezarlıklarına yerleştirilebildi.  "
  "Bombardımanın sorumlu ABD komutanı LeMay, 1964 yılında Japonya tarafından Japon Hava güçlerine yaptığı katkılar nedeniyle madalya alır."

 
Yanyana dizilmiş onlarca (erimiş) cesetin fotoğrafları da var, ayrıntılar için Osman Rahmi Ficici'nin sitesi:
http://people.sabanciuniv.edu/ficici/
 
  Ağır bombardımanların İngilizlerin Almanya'ya, Almanya'nın da İngiltre'ye yaptığını biliyorum ama o bombardımanların ayrtıntılarını, hedeflerini, etkilerini bilmiyorum. II. Dünya savaşı toplu katliam silahlarının yeni keşfedildiği dönemlerdi, ancak II. Dünya Savaşının yıkımları görüldükten sonra bir sivil koruma etiği oluştu, devletler uluslararası antlaşmalar imzaladır. Tabii, bu yeni kuralların gerçekte ne kadar uygulandığı (bk. Vietnam savaşı) tartışılır. Ama demek istediğim II. Dünya savaşına katılan tüm ordular iğrenç şeyler yaptılar. Sadece güçü fazla olan, daha fazla iğrençlik yapabilme fırsatı buldu (benim naçizane fikrim). Nitekim Japonları da Çinlilerden sormak lazım...                                                                                                         -Özhan Sözer
October 30

Bir Ütopya

Arthur C. Clarke'in Rama serisinde bir uzaylı ırktan bahsedilir. Yaşam düzenleri bizimkinden farklıdır. Bu ırk tüm kötülüklerin anası olarak cinselliği bellemiştir. Kıskançlık, haset, gösteriş, yalakalık, öfke, intikam... kişiyi şiddete ve bencilliğe iten tüm bu olumsuz duyguların karşı cinse duyulan arzudan geldiğini savunurlar. Ve bilimadamları cinsel arzu öldürecek bir yol bulmuşlardır da.
 
Artık medeniyetlerinde cinsellik yok, doğum-üreme ise sadece devlet düzeninin ihtiyaç duyduğu ölçüde laboratuvarlarda yapılıyor. Evlilik kurumu kalmış ama bir iş ortaklığı, kankalık gibi... Birbirleri ile iyi anlaşan canlılar dişi-erkek farketmez, hayatlarını birleştiriyorlar.
 
Ayrıca bu medeniyette kişinin tüm ihtiyaçları devlet tarafından karşılanıyor ve bu yüzden de tüm bireylerin topluma faydalı olmaları bekleniyor. Kişilerin kredileri oluyor, yararlandıkları her hizmet için kredi kaybederken topluma fayda sağladıkları her şey için de kredi topluyorlar. Devlet vatandaşlarına bu amaçta yardımcı oluyor, herkesi düzende ihtiyaç duyulan, yeteneklerine uygun yerlere yerleştiriyor. Üreme de kontrol altında olduğundan işsizlik, işe yaramazlık durumu pek söz konusu değil ama olur da bireyin kredisi eksilere düşerse devlet onun konumunu inceleyerek artıya geçmesini sağlamaya çalışıyor ama verilen tüm şanslara rağmen kredi eksi kalanlar idam ediliyor.
 
Hatta kültürleri öyle kurulmuş ki, kredisi eksi olanlar kendileri teslim oluyor. İdamdan kaçmaya çalışanlar onursuz, yüz karası, bencil kişiler olarak toplum tarafından aşağılanıyorlar.
 
Ama bu medeniyet baskıcı değil, vatandaşlarına seçme şansı da tanıyor. Cinselliğin serbest bırakıldığı, devletin her şeye burnunu sokmadığı şehirler de kuruyor. Orada yaşayan kişilerin de devlet her türlü ihtiyaçını gideriyor ama iş bulması konusunda yardımcı olmuyor. Ve yaşamsal tüm gereksinimleri devlet karşıladığı için serbest şehirlerde yaşayanlar da sanata yöneliyorlar. Çalıştığı için kredisi yüksek olan vatandaşlar da serbest şehirlere gelerek sanat eserlerinden faydalanabilmek için sanatçılara kredilerini veriyorlar. Sanatçılar da böylece kredinin artı tarafında durarak yaşam hakkı elde etmiş oluyor.
 
Çocuklar yetişkinliğe ulaştığında... Devlet gençleri alıp her iki yaşam biçimini de tarafsız olarak anlattığı kurslara alıyor ve seçim yapmalarını istiyor.
 
Medeniyetlerini sürdürmek için somut gereksinimleri sağlayan memurlar, soyut gereksinimleri sağlayan sanatçılar... Bu iki düzen birbirinden ayrılarak daha hatasız çalışmaları amaçlanmış.
 
-------

Çok ilginç fikirler değil mi? Bu uzaylılara bir konuda katılıyorum. Yaşam doğuştan gelen bir hak değildir! Kazanmak gerekir. Eğer siz sürekli olarak sizin yaşamanızı sağlayan düzene zarar veriyorsanız, içinde bulunduğunuz topluma zarar veriyorsanız bence yaşamayı hak etmiyorsunuz. Bu bağlamda idam cezasını savunuyorum, yani herkesin "bu adam kötüdür" diyebildiği insanları öldürmeliyiz hatta sabıka dosyaları dağlar oluşturan insanlar da yeterince "ikinci şans" almışlardır. Ömrünü hırsızlık, gasp, tecavüz, dilencilik, haraç vb suçlarla geçirmiş kişi de yok edilmelidir. Evet belki onu suça iten çocukluğunda topunun inşaata kaçmasıdır ama bu yıllar önce olmuştur ve artık 35 yaşından sonra onu kurtaramayız.
 
Bu arada uzaylılar cinsellik konusunda da pek haksız sayılmazlar. İlk cinayet de zaten manita olgusu yüzünden değil midir?
-Özhan Sözer
:-)         
September 15

Satranç Oynayan Türk Robotu

Aslında başlık tam gerçeği yansıtmıyor :)

1770 yılında Macar bir teknik adam kendi kendine satranç oynayabilen (ve insanları yenen) bir makine yaptığını iddaa etmiştir. Makina; Türk kıyafetleri giydirilmiş, bir elinde de nargile tutan ve diğer eliyle de masadaki satranç taşlarını hareket ettiren bir mankendir.

Merakınızı kamçılayabildiysem,
http:­/­/tr­.wikipedia­.org­/wiki­/Satran%C3%A7_Oynayan_T%C3%BCrk_Otomat%C4%B1

tıklayın burdan ayrıntıları okuyun, papağanlık yapmıyayım.

Ben şahsen kandırmacayı dahice buldum. Yıllarca insanları kandırmışlar, kimileri büyülü mu, şeytan girmiş falan bile demiş. Bu satranç oynayan Türk düzeneği hakkında kitaplar yazılmış, sırrını çözmeye çalışmışlar. Gerçeği düzenek saklandığı müzede yanınca onun en sonki sahibi anlatmış.

Macar mühendisin Türk karekterini seçmesi de hoş bir ayrıntı.

http:­/­/en­.wikipedia­.org­/wiki­/The_Turk
Bu adreste daha ayrıntılı anlatılmış. 
September 11

Cinsiyetlerin Saçları

İnsanoğlunun bilimsel ilerlemede motivasyonu ihtiyaç duyma olmuş. Bir şey ne kadar basit olsa da ihtiyaç duyuluna kadar icat edilmemiş. Bilimsel ilerlemede kullanılan yöntem ise hep deneme-yanılma olmuş.
 
Şimdi her şeyin icat edilmek zorunda olduğu o çok eski zamanları düşleyin. Ve kesici aletlerin bitkileri-hayvanları kesmek için yeni icat edildiği ve sadece keskin taşlardan ibaret olduğu zamanları... İşte öyle bir zamanda moda anlayışı yoktur çünkü daha ihtiyaç duyulmamıştır. İnsan neden saçını kessin ki? Üstelik aletlerin ilkelliğinden saç kesimi de o kadar rahat bir iş olmasa gerek. Böylece iki cinsiyet de saçlarını uzattılar ama kısa bir süre için çünkü erkekler ava çıkmaya başlayınca saçlarından rahatsız oldular hele bir de insanlar arası kavgalar başlayınca uzun saç dezavantaj olmaya başladı. Bu yüzden hep "atlayıp zıplayan" erkek cinsiyet saçlarını kesme ihtiyaçı hissetti. Kadınlar ise luzum görmediklerinden kesmediler.
 
Aradan kim bilir kaç yıl geçti. Erkeklerin kısa, kadınların uzun saçlı olması alışkanlık oldu. Günümüzde bile hala tam yıkılamamış bir alışkanlık.
 

Aynı şekilde de insanlar çıplak gezemezdi, hayvan postlarından kıyafetler yaptılar. Ama terziliğin de keşfedilmesi gerekiyordu. Bu yüzden inanıyorum ki ilk yapılan kıyafetler tek parça olan dikilmesi basit kıyafetlerdi. Dikiş de ustalassak da başka türlüsüne ihtiyaç duyulmadığı için hep bu tip elbiseler giydiler. Erkekler de kadınlar da eteğe benzeyen tek parça kıyafetler. Ama sonra erkekler savaşmak için ata binmek istediler ve etek problem çıkardı. İşte o zaman pantolon dizaynı icat edildi. Yine hep "atlayan zıplayan" erkek cinsiyeti daha rahat savaşabilsin diye pantolon giymeye başladı. Kadınlar için bir değişikliğe ihtiyaç yoktu, eteklerinden vazgeçmediler.
 
Aradan kim bilir kaç yıl geçti. Erkeklerin pantalon, kadınların etek giymesi alışkanlık oldu. Ama bügün de kadınlar erkekler kadar hareketli bir yaşam sürdükleri için pantalonu tercih ediyorlar. Bayanların çoğu sadece o eski alışkanlıklara gönderme yaparak hanımefendi görünmeleri gereken yerlerde etek giyiyorlar.
 
Günümüzde cinsiyetlere atanan bir çok davranışın böyle geçmişleri olduğunu düşünüyorum.
Tabii bu benim kendi teorim :-)
 
DipNot: Geçenlerde kadınlık hormonunun saçın erkeklere oranla daha iyi uzamasına sebep verdiğini öğrendim. Bu biraz benim teorimi zedeliyor. Demek ki nasıl aslanların dişileri çekmek için yeleleri varsa yaratılıştan da kadınlara uzun saç verilmiş olabilir. Erkeklerin uzun saçlı kadınlara merakı alışkanlık olmayabilir. Ya da böyle bir alışkanlık doğacağını bildiği için Allah hormona böyle bir görev yüklemiş olabilir. Neyse, gerçeği bilemeyiz.
 
Ayrıca bir müslüman olarak insanlığın Allah tarafından temel bilgiler verilerek dünyada başlatıldığına inanıyorum ama temel kelimesine de dikkat çekiyorum... 
-Özhan Sözer
September 04

Osmanlı'da Harem

Aşağıda yapıştırdığım yazının kaynağı belirtilmemiş, biraz google'ladım ve Prof. Dr. Ahmet Akgündüz'ün Osmanlı'da Harem isimli kitabı ile karşılaştım. Belki o kitaptan alıntıtır ama kitabı okumadığım için ben bilemem. Hatırlar mısınız, lise tarih kitaplarında da harem'in eğitim yuvası olduğu 1 sayfalık paragrafta anlatılıyordu ama o kadar romana karşı bir sayfa...
 
   Osmanlı'da Harem'in Gerçek Yüzü
 
Tarih deyince her zaman revaçta olan konulardan bir tanesi de Osmanlı ve haremidir. Bunu içoğlanları takip eder. Ardından valide  sultanlar, kadınlar saltanatı, devşirmeler vs. böyle gider.
 
İlim ahlakına sahip bir tarihçinin Osmanlı  haremi konusunda söyleyeceği şeyler çok azdır. Çünkü elinde bu konuyla ilgili yeterli belge, döküman vs. yoktur.
Kalın duvarlarla çevrili harem binası, etrafındaki harem  ağalarına ait binalar ve diğer ocakların daireleriyle adeta ulaşılması imkansız bir kale gibidir. İçinde değil, etrafındaki kendilerine ait binalarda yaşayan, zorunlu hallerde Haremin içine girmeleri gerektiğinde salavat-ı şerife getirerek dolaştıkları bir ortamdır. Her odanın kapısının girişinde, duvarlarında ayetler, hadisler, dualar bulunan bir mekandır Harem.
 
Zorunlu hallerde ancak harem ağalarına ve tabiplere açılan bu mekana yabancı seyyahların, tarihçilerin nasıl girip, orada adeta gezmiş dolaşmıs gibi haremi  anlatışlarına şaşmamak elde değil. Kaldı kibizimkilerin en çok esas aldıkları, kullandıkları kaynaklarda, ilmi otoritelerce yüzlerce kez tenkid edilmis, çürütülmüş bu batı tarihçilerinin
kitaplarıdır. 
 
I. Ahmed döneminde saraya gizlice girdiğini iddia eden Venedik elçisi Ottavinano, ancak Revan Kasrı'nın önündeki havuza kadar olan yerleri görebildiğini söyledikten sonra padişahın odasındaki cariyesiyle nasıl ilişki kurduğunu detaylarıyla anlatmakta ve insanlar da bu anlatıma değer vererek kaynak gösterirken yapılan ilmi ahlaksızlığa çanak tutmaktalar.
 
18. yüzyılda bile ancak yazlık sarayların boş haremlerini gezebilen batılı birkaç yazar, nedense göremedikleri kısmı hayalleriyle doldurmayı denemişlerdi. Havuzu gördüler ama havuz sefalarını kendileri uydurdular sonra da uydurduklarının resmini çizdiler. Hata yaptıklarını belki de hiç bir zaman düşünmediler çünkü kendi kırallarının kadınları ile yaşantıları
öyleydi. Birlikte oldukları düzinelerce kadının yarı çıplak resim ve heykelleri ile saraylarının  duvarlarını süsleyen bir zihniyetin Osmanlı hükümdarlarındaki edep kavramını anlayabilmelerini  zaten beklemiyoruz.
Ama anlayamadığımız, bizim  bize bunu nasıl yapabildiğimiz. Yıllarca Topkapı  sarayını gezdiren rehberlerin turistlere Harem'in duvarlarında yazılı Arapça metinleri göstererek bunların padişahların cariyeleri için yazdıkları aşk şiirleri olduğunu söylemelerini, ellerindeki broşürlerde de böyle yazmasını hangi düşünceyle izah  etmek gerek bilemiyoruz. Zira bu Arapça  metinlerin tamamı Kur'an ayetlerinden ve dualardan başka bir şey değil. Hükümdarların çıplak cariyelerin danslarını seyrettiği idda edilen Hünkar Sofası Daire'sinin duvarlarında Bakara Suresi 257. ayetinden itibaren yedi ayet yazılıdır ki bir ayetin meali aynen şöyledir: "Allah kendisine hükümranlık verdi diye (şımarıp azarak) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi?"   Sanki adeta Osmanlı  hükümdarı bu ayetle gerçek hükümdarın kim olduğunu, hükümdarım diye şımarıp azdığı taktirde Nemrutlaşabileceği ihtimalini, hergün bilinç altına kazıyor, iman edenlerin karlı bir konumda, Nemrut gibi imansızların ise ne derece zararda olduğunu görüyor ve okuyordu.
 
Doğru! Bu sofada padişah eşleri, çocukları, kızları, validesi ile birlikte oturur ve helal dairesinde (yani kimseyi huzurunda yarı çıplak oynatmadan) sazlar çalınıp ilahiler söylenip eğlenilirdi. Ancak bugünkü insanların eğlence kavramından anladıkları şey otomatikman Osmanlı padişahının da öyle eğlenmiş olması gerektiğini düşündürtüyordu onlara.
Onlar bunları yaptıklarına dair (yani hamam havuz sefaları, yarı çıplak cariyelerin dans etmesi gibi) belge bırakmayınca bizimkiler hayallerini belge-vesika-kaynak haline getirdiler. Öyle ya; bir erkeğin elinin altında 300-500 cariye olur da nasıl
bunlarla gününü gün etmez ki. Hele hele 36  Osmanlı padişahının içinden 15 tanesinin sadece bir veya iki kadınla birlikte olduğu diğerlerinin de en fazla yedi sekiz kadınla aile hayatı yaşadığı belgelerle gözlerine soksanız bu sefer de pişkin pişkin sırıtıp Osmanlı padişahlarının erkekliklerini sorgulamaya kalkacaklar.
Hemen şunu da belirtelim; şu an tek eşli (ama çok metresli) evlilik sisteminin içindeki insanlar olarak, Osmanlı padişahının birlikte olduğu 7-8 kadın bile bize çok abartılı gelecektir. Ancak unutmamak gerekir ki Osmanlı'nın yaşadığı dönemde tıpkı dünyanın her yerinde olduğu gibi bir kralın güzel kölesini istediği gibi kulllanması ve bunların sayısının yirmiye otuza çıkması normaldi. O kadar normaldi ki krallar bu kadınlarının heykellerini yaptırıp saraylarının yüksek duvarları üzerine herkesin görebileceği şekilde koydurabiliyorlar ya da yüzlerce genç ve güzel kadınla hamam sefası yapabiliyorlardı. Bizim haremi sorguladığımız gibi Avrupalılar
kendi krallarının bu hallerini asla sorgulamadılar. Tarihlerinin yaşanmış
bir gerçekliği olarak tarihlerinde bıraktılar.
Oysa biz, asla yaşanmamış sahneleri alıp, doğru gibi kabul edip,
kendi kendimize duyduğumuz saygıyı ve özgüveni aramızdan kaldırdık.
1909 yılına kadar Harem Dairesi'ne padişahtan başka, ancak
mecburiyet halinde Harem Ağaları ve doktorlar girebiliyorlardı. Son onüç
yıllık dönem ise Haremi görenlerin hatıratlarında oldukça net bir biçimde
anlatılıyor. Yazık ki (!) orada bile havuz – hamam sefaları yok.
Peki o zaman "Bu Harem nasıl bir yer?" denilebilir.
Kısa ve net bir cevap verelim: Tek idarecisinin Valide Sultan
olduğu (yani padişahın annesi) kendisine ait, padişahın bile bozamadığı çok
kesin ve katı kuralları bulunan yüzlerce genç kızın, dönemin ilim anlayışına
göre en iyi eğitimi aldığı, nihayetinde de devletin önemli kademesindeki
görevlilerle evlendirilerek teliyle-duvağıyle-çeyizi ile gönderildiği bir
bayanlar mektebidir.
Evet, tam anlamıyla böyledir. Çünkü saraya çeşitli yollarla (esir
alınarak veya satın alınarak) alınan kadın köleler yani cariyeler "Acemi"
statüsü ile saraya girerler. Bunların padişahla görüşebilmesi mümkün
değildir. Öncelikle padişahla karşılaşabilecek, konuşabilecek bir eğitime
tabi tutulmaları gerekmektedir. Eğer bunların içinden gerek zekası, gerek
güzelliği ve kabiliyetleri ile dikkati çeken birisi olursa bunlar daha özel
bir eğitime tâbi tutulurlar ki saraydaki 500-600 cariyenin ancak %10'u bu
guruba girebilir. Bu %10'un içinden onları yetiştiren kalfalar ve Valide
sultanın dikkatini çekebilenler ancak, has odalık olabilir ki bunlar
padişahın özel hizmetlisi konumundadır.
Eğer Has Odalık olarak ayrılan cariyeler padişahın dikkatini
çekmeyi başarabilirlerse, yani padişahla karı-koca hayatı yaşarsa ikbal
mertebesine yükselir. Genellikle de ikballer padişahın çocuğunu doğurduğunda
Kadın Efendi olurlardı. Bunun bir üst mertebesi Kadın Efendinin Valide
sultan olmasıdır ki o da ancak doğurduğu çocuk tahta çıkarsa mümkündür
.Özetle bütün kıyamet 600 cariyenin içinden aynı anda sayıları dördü beşi
geçmeyen Kadın Efendi ve İkballer yüzünden kopmakta.
Şunu da belirtelim ki, Osmanlı padişahı dileseydi o dönemde
dünyanın her yerinde olduğu gibi bu 500-600 cariyeyi önünde resmi geçit
yaptırıp içlerinden dilediğini de seçebilirdi. Bunu yapabilecek siyasal
otoriteye de, cariye köle konumunda olduğu için dinsel özgürlüğe sahipti.
Oysa o hareme girerken içeriye haber verilir ve onun geçeceği yol üzerindeki
bütün dairelerin kapıları kapatılır, kazara bir cariye padişahla
karşılaşacak olursa yaptığı edepsizlik sayılır ve o cariye cezalandırılırdı.
Öyle ki kitaplar, bu "kazara" karşılaşmalara tahammül edemeyen padişahların
yüksek ökçeli takunyalar yaptırıp Harem'in içinde iken bunlarla dolaştığını
yazdı. Geldiği anlaşılsın ve yolunun üzerinden çekilsinler diye. Cariyeleri
bırakın, çıktığı seferde nikahlı karısını bulunduğu şehre getirtmeyi
unuttuğu için karısının sitem dolu mektuplarını alan padişahları yazdı arşiv
vesikaları.
Koca Sultan'ın sitem dolu mektuba cevabı ise;
"Varın söyleyin Hafsa Sultan'a: Biz gaza kılıcını kuşanmışız.
Gayrısından başkasını gözümüz görmez" olacakdı.
Buraya hatıralarına ve mahremiyetlerine hürmetsizlik olmasın diye
isimlerini yazmayacağımız bir hükümdarımızın gözdesi ile arasında geçenleri
de almak durumunda kalacağız. Zira köle bile olsa, rızası olmadan padişah
ile karı-koca hayatı yaşamadıklarının pratikte delili gibidir bu hatıra.
Koca Sultan'ın aziz ruhundan özür dileyerek;
Kızı anlatır padişahımızın: "........... kumraldı, ela gözlü idi,
23 yaşında kadardı. Gayet de iyi tahsil görmüş, son derece zarifti. Daha
saraya intisab ettiği (girdiği) günden itibaren babam kendisinden pek
hoşlanmıştı. Artık, daima onu yanında gezdiriyor, kendisi ile uzun uzun,
tatlı tatlı konuşuyordu. Lakin bütün bu "iltifatı şahaneye" rağmen elâ gözlü
dünya güzeli, hükümdarın bazı arzularına "evet" demiyordu. Onun bu şiddetli
mukavemeti babamın kendisine karşı alâkasını daha ziyade arttırıyordu. Bu
hal böyle tam beş sene devam etti. Elâ gözlü güzelde hiç bir değişiklik
yoktu..........".
Bir bayram günü, çok güzel görünen kız padişahın huzuruna girer
tebrikini yapar. Hünkar "Hâlâ inadında devam mısın?" diye sorar. Genç kız
gözlerini yere indirip susar. Bunun üzerine Hakan " Hem sen bugün ne kadar
güzelsin!" der. Genç kızın bu iltifata cevabı şu olur: "Efendimiz!! Ömrüm
oldukça size canımı feda etmeye daima hazır olacağım. Yanınızdan ayrılmam.
Fakat bütün dünyayı bağışlasanız asla hareminiz olmam!.. Çünkü kocam olacak
erkeğin yalnız ve yalnız bir karısı,  yani tamamen bana ait olmasını
isterim, aksi halde kimse ile evlenmem....."
Güzelden ümidini kesen Hükümdar ona bir konak alır, içini donatır.
45 Yasında gayet dindar bir kıranta (oturaklı, gösterişli, bakımlı, orta
yaşlı) zatla evlendirir. Kocasının tek eşi olarak hayatını devam ettirir.
Binyediyüzlü yılların başında İstanbul'a gelen İngiltere
Büyükelçisi'nin eşi Lady Montague'nin hatıraları batılıların pek hoşuna
gitmedi. Hareme girebilen Lady'nin yazdıkları daha önceki ve sonraki
batılıların yazdıklarına ters düştüğü için, gerek o dönemde, gerekse daha
sonra Lady Montague'yi yalancılıkla itham eden pek çok yazar çıkacaktı.
O'nun ülkesi olan İngiltere'de üstelik de 1800'lü yıllarda, evli bir erkek
çok rahatlıkla karısını gazeteye "ihtiyaçtan satılık ev kadını" ilanı
vererek satabildiği için, Osmanlının saraya giren kadın köleye maaş
bağlamasını, eğitim vermesini, sonra da değerli çeyiz ve mücevherleri ile
saraydan âzâd etmesini elbette anlamakta zorlanacak ve inkâr yolunu tercih
edeceklerdi.
Aşağıda, onun mektuplarından yaptığımız alıntı, ne demek
istediğimizi daha da iyi izah edecektir:
"Bu milletin din ve töreleri hakkında eksik bilgimiz var. Dünyanın
bu tarafına seyrek geliniyor. Gelenler de ticaretten başka bir şey
düşünmeyen tüccarlar. Türkler ise, bunlarla yüz-göz olmayacak kadar
ağırbaşlılar. Bu sebeple tüccarların getirdikleri bilgiler yalan yanlış
oluyor.
Belki de dünyanın bütün kadınlarından daha hür..... Hayatı hiç
aksatmadan, zevkle süren, kaygılardan uzak yaşayan, boş vaktini komşu
ziyaretleriyle, hamamlarda yıkanmakla, ya da bol para harcayıp yeni yeni
modalar çıkarmakla geçiren yeryüzündeki tek kadın.
Avrupa'da hiç bir saray düşünemem ki, orada yabancı bir kadına
karşı bu kadar namusluca davranılsın.
Hamamda ikiyüz kadar kadın vardı. Hiç birinde bizdeki gibi alaycı
gülüşmeler ve fısıldaşmalara rastlamadım. Üstelik benim için "güzel, çok
güzel" dediklerini işittim. Bir kadının, bir başka kadın için "güzel"
diyebilmesi hâyâl bile edilemez.
Konakların hepsinde bir harem dairesi ve cariyeler var. Ancak bu
cariyeler evin hanımına âit hizmetçiler. Evin erkeği ömrü boyunca bunları
yolda görse tanımaz. Ne kadar garip değil mi?
Kış geceleri toplanıyorlar, geç vakitlere kadar öyle güzel ve saf
eğleniyorlar ki zamanın nasıl geçtiği hissedilmiyor. Her evde misafir
odaları var. İkram ve misafirperverlik Türklerin yaşama kudreti gibi bir
şey......."
Çok zor ve ağır bir konu olan Harem'i böyle bir kaç satırda
özetlemek elbetteki mümkün değil. Ancak kendimizle, geçmişimizle barışma
çabasının içinde küçük bir damla olmaktı niyetimiz.
Yazımıza bir soru ile son vermek istiyoruz:
Biz, zamanın hiç bir diliminde ve dünyanın hiç bir
coğrafyasında sarayına
aldığı bir köleden "valide sultan" dediğimiz zamanının "first lady"sini
çıkaran bir başka medeniyet bilmiyoruz.
         Siz biliyor musunuz?

Bu da başka bir yazı:
Yine 17. yüzyıl bazı batılı yazarlardan haremin gizliliğinin yaznısıra harem hakkında konuşamların da fanteziler üretmekten başka bir şey yapmadıklarını gözlemlemek mümkündür.

     Sarayın, ikinci avluya girmelerine izin verilen yabancıların gidebildiği kadarını gördüm... İçeriyi görmedim. Ama hükümdarlarına karşı huşu duyduklarını gösteren şahane bir sessizlik ve saygı içindeki sonsuz bir görevliler ve hizmetkârlar kalabalığı ile karşılaştım. (Henry Blunt, A Voyage into the Levant, 1638).

      Kadınlar dairesine ilişkin bir bölümü buraya, okuyucuya bu daireyi iyi bilmenin imkânsızlığını anlatabilmek için dahil ediyorum... Buraya erkeklerin girmesi yasaktır ve bu yasak Hristiyan manastırındakinden çok daha büyük bir dikkatle uygulanır... Sultanın aşk hayatının niteliği gizli tutulur. Bunun üzerine konuşmayacağım ve bu konu hakkında hiç bir bilgi edinemedim. Bu konuda fantezi kurmak kolay ama doğru bir şeyler söylemek alabildiğine güçtür. (Jean-Baptiste Tavernier Nottvelle Relation de l'interieur du serrail de Grand Seigneur, 1675).

     Kardeşim, Osmanlı imparatorlarının sarayı konusundaki merakını herkesten kolay giderebilirim. Çünkü yirmi yıldan fazla bir süredir bu sarayın içine kapalı kalmış biri olarak güzelliklerini, yaşam tarzını, disiplinini gözlemleme zamanım oldu. Çeşitli yabancı gezginlerin bir kısmı dilimize de çevrilmiş olan bir çok fantastik tasvirine inanılacak olursa b sarayın büyülü bir yer olmadığını hayal etmemek güçtür... Fakat sarayın asıl güzelliği içinde gözlenen düzende ve burada yaşayan güçlü kişilerin hizmetine bakacak olanların eğitiminde yatar. (François Petis de la Croix, Ett General de l'Empire Ottoman, 1695).
***
...Oryantalistler Doğu haremini çıplak kadın vücutlarıyla resmededursun, Türk tarihçiler onu oldukça farklı algılıyor. Çağatay Uluçay eğitim yuvası olarak görüyor, İlhan Bardakçı ahlak mektebi diyor, Halil İnalcık kadınlar manastırı tanımlamasını getiriyor. Bir başka tarihçi İlber Ortaylı ise çok net bir tanım ortaya koyuyor; "Harem'de önemli olan, gelen kadının en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitilmesi ve izdivaç yapmasıdır." Türk İktisat Tarihi uzmanı olan Prof. Dr. Hüseyin Özdeğer ise haremin bir atölye gibi çalıştığını ifade ediyor. Osmanlı'da daha çok varlıklı insanların haremleri olduğuna dikkat çeken Özdeğer, "Harem sahibi insanların iplik, dokuma vb. işletmeleri olurdu. Cariye ve içoğlanlar buralarda çalıştırılır, karşılığında kadı tarafından belirlenen yıllık ücretleri ödenirdi" diyor. Özdeğer doçentlik tezi olarak Bursa ilinin 1463—1640 yılları arasındaki tereke defterlerini çıkarmış. Elde ettiği rakamlar ise oldukça çarpıcı. Toplam 3121 kişinin medeni durumları araştırılmış. 1092 evli erkekten sadece 49'unun iki, 2'sinin de üçer karısı olduğu belirlenmiş. 1041 erkek ise sadece bir kez evlenmiş. İkinci evlilikler ise daha çok kadının eşlik görevini yapamaz hale gelmesiyle ya da çocuk doğuramaması gibi nedenlerle yapılmış.

Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, Doğu haremlerini Batıdakinden ayıran bir özellik olarak yaşlılara gösterilen saygıyı örnek veriyor. Batılıların aksine Müslümanlar yaşlandıkları için hiçbir kadına hor gözle bakmamış, ona haremin en saygıdeğer kişisi muamelesini göstermiş. Yani yaşlılıkla birlikte kadınlar yok sayılmamış, onlardan sürekli genç kalmaları beklenmemiş.

Topkapı Sarayın’da padişahın evleri ve aileleri bulunduğu yere başkasının girmesi yasak anlamında harem denir. Haremde padişahın annesi valide sultan,padişahın hanımı, hasekiler, şehzadeler, padişah kızları, ustalar, kalfalar ve cariyeler bulunurlar. Padişah haremin efendisi, padişahın annesi valide sultan ise Harem’in reisi konumundadır.

 Osmanlı Sarayında cariyeler Orhan Bey döneminden itibaren görülmeye başlanmıştır. Fatih döneminden itibaren ise sarayda cariyelerin sayısı oldukça artmıştır.Haremde iki tür cariye bulunmaktadır:Birincisi;hizmetçi konumundaki cariyeler,ikincisi de;eş konumuındaki cariyelerdir.         

   Hizmetçi konumundaki cariyeler sarayda para karşılığı çalışırlardı.Bunlar başkasıyla evli olabilirlerdi. Evli olmayan cariyelerin ise başkasıyla evlenmesi mümkün olmadığından bunlar padişahın veya şehzadelerin haremine girebilirlerdi. Başkasıyla evli olan cariyelerin ise saraydan herhangi bir kişiyle cinsi münasebeti olamazdı. Acemiler,cariyeler(dar anlamda), kalfalar ve ustalar. “Bu dört grup incelenince görülecektir ki,haremdeki cariyelerin %90’ı tamamen bugünkü kadın hizmetçi konumundadırlar ve bunlar aldıkları belli ücretler karşılığında haremde hizmet etmektedirler.

             Eş konumundaki cariyeler ise; padişahın nikah yaparak ya da nikah yapmadan karı koca hayatı yaşadığı cariyelerdir.Bu tür cariyelerin sayısı fazla değildir.Eş konumundaki cariyeler iki bölümde incelenebilir:

             Birincisi; azad edilerek nikahlanmış cariyelerdir. Bunlara haseki sultan veya kadın efendi denirdi. Bunların içinde padişahtan çocuk doğuranlara haseki ünvanı verilirdi. Sayıları yediye kadar çıkardı. Konumlarına göre baş kadın ikinci kadın diye sıralanırlardı.

              İkincisi ise; padişahın nikahsız olarak yaşadığı cariyelerdir. Bunlara ilkbal, gözde ve peykler denir. Kadın efendi olabilecek ilk dört cariyeye gözde, ikbal adayı olabilecek cariyelere de peyk denirdi. Padişahların en fazla dört ikballeri, dört gözdeleri ve dört tane peykleri olabilirdi.Yani ikbal, gözde ve peyklerin toplam sayısı onikiyi geçmezdi.

             Fatih'ten itibaren padişahlar genellikle azadlı cariyelerle evlenmişlerdir. Ahmed Akgündüz padişahların cariyelerle evlenmeyi tercih etme nedenini;bacanak, kayınpeder, sır saklama, akraba tasallutu gibi olumsuz yönleri berteraf etmek amaçlı olabileceğini belirtir.

Fatih döneminde kurulan harem, cariyelik kurumunun oluşmasında ve gelişmesinde ve revaç bulmasında büyük etken olmuştur. Cariyelik kurumunun oluşması ve gelişmesiyle padişahlar Türk kızlarıyla evlenme geleneğini terk ettiler. Kanuni'nin Hürrem Sultan İle evlenmesiyle başlayan cariyelerle evlenme geleneği ikinci Osman tarafından kaldırılmaya çalışılmışsa da daha sonraki padişahlar cariyelerle evlenmeye devam etmişlerdir.